Sayfalar

22 Haziran 2013 Cumartesi

Bora ile Dragon Boat Festival

Bora ile 25 Mayıs'ta bu yıl Türkiye'de 6. 'sı düzenlenen Dragon Boat Festivali'ne katıldık. Şirketlerin gönüllü çalışanlarından oluşan kürek takımları birbirleriyle yarışıyor, aynı zamanda festival alanında ilginç yarışmalar ve aktiviteler düzenleniyor. Bizim şirketin kürek takımının da Dragon Fest'e katıldığını duyunca ailecek yola düştük ve yarışların düzenlendiği Haliç'e gittik.  Bu yıl Türkiye'de yapılan yarışlarda bir ilk olarak tamamı meme kanserini yenmiş kadınlardan oluşan bir grup yarışa katıldı.Festival alanı Bora için koşup oynanacak, güneşlenecek, ilginç gözlemler yapılacak bir alandı! Babacığı insanların yoğun ilgi gösterdiği festival alanı çevresinde araba için park yeri bulamayınca Bora ile beni birkaç saatliğine baş başa bırakıp gitti. Olaylar bundan sonra başladı... :)


Bora'yı uyku saati de geldiği için bebek arabasında en azından bir saat tutabilirim, lay lay lay yaparak gezeriz biraz sanmıştım. Ama öyle olmadı. Bora kalabalığı, göklerde uçuşan koca balonları, eğlenen insanları, hazırlanan kürekçileri görünce can oldu! Arabanın ön tarafından kıvrılarak inen Bora araba ile beni geride bırakıp yayından fırlamış ok gibi denize doğru, kalabalığa doğru koşmaya başladı! O an kanım dondu! Koşup hemen yakaladım ama saniyeler içinde kafamdan nasıl sahneler geçti bilseniz... Malesef ilk saatlerde festival alanında tanıdık kimse bulamadım. Şirket standımızın kurulu olduğu yere gidip bebek arabasını park ettim :) Ve Bora ile yaya yaya takıldık :) O oraya buraya koştururken ben de peşinden koşarak öğle yemeğini kaşık kaşık yedirdim. O stand senin bu stand benim koştuk durduk. Farklı insanlarla tanıştık Bora sayesinde, komiklikler yaşadık :)


Bizim şirketin standında görevliler öğle yemeği için sandviç servisi yaparlarken Bora da standın arka tarafını keşfetmekle meşguldü.Boşalan bir su damacasını kapan Bora kendini ortaya atıp frisbee oynayan insanların arasına daldı elinde damacana ile! Bora'yı engellemek mümkün değildi. O damacana epeyce yerlerde süründü, çimlerde yuvarlandı. Elinden almaya kalktığımızda yaygara koparıldı! Bir ara gökyüzündeki koca balonları görüp balon diye ağladı durdu :( Ona balon bulabilmek için dolaştım durdum, ikimiz de terden, yorgunluktan helak olduk! Acil durum çağrısı yapıp babacığa "Çabuk yetiş!" dedik :) Yetişti ve elleri yüzleri yapış yapış olan, yorgunluktan bitkin düşen Bora ile Derya'yı kurtardı :)


19 Mayıs 2013 Pazar

Kısacık Eskişehir...

Yeni işimin oryantasyon programı kapsamında Eskişehir'deki üretim tesisi gezisi ve eğitim için 2 hafta önce kalabalık bir grupla Eskişehir'e gittik. Bora'dan ve Mehmet'ten 4 günlüğüne ayrı kalmak zor oldu :( Ama gözüm arkada değildi çünkü en az benim kadar iyi bakıldığından emindim, Bora'ya tabi ki :) Program çok yoğundu. Uyandırma servisi sayesinde sabah 7'de kalkıp kahvaltının ardından hemen fabrikaya geçiyorduk. Akşam 6'da çıkıp kısacık gün ışığında ne kadar gezilebilirse o kadar gezdik Eskişehir'i...Ama Eskişehir geceleri de güzelmiş! Malum Eskişehir öğrenci kenti. Bunu daha kente adım atar atmaz hissediyorsunuz.


Günümüzde Eskişehir; üniversiteleri, kültürel etkinlikleri, müzeleri ve orkestrasıyla tam bir kültür şehri. Son yıllarda "En Yaşanabilir Şehirler" listesinde üst sıralarda yer alıyor. Kentin içinden akıp geçen Porsuk Çayı, harika rengiyle, çevre düzenlemesiyle, nehirde gezinti yapmak isteyenler için hazır bekleyen kanolarıyla çok güzel görünüyor.


Tarihi Odunpazarı Evleri, Frig Evleri, Devrim Otomobili (Tülomsaş Müzesi), Çağdaş Cam Sanatları Müzesi kentin gezilip görülmesi gereken yerlerinden. Gruptan arkadaşlar Odunpazarı Evleri'ni görmeye gittiklerinde ben eşlik edemedim ama otobüs camından görebildiğim kadarıyla fotoğraflarını çekmeye çalıştım.


Bizim Kastamonu Evleri'nden pek farkı yok gibi görünüyor aslında. Biraz daha renkli boyanmışlar, sanırım en büyük fark bu :)


Eskişehir'e gelip de Çiğ Börek yemeden gitmek olmaz dediler. Biz de grupla eğitim çıkışı Eskişehir'li arkadaşımız Seçkin'in rehberliğinde en iyi  Çiğ Börek yapan yerlerden birine "Papağan" a gittik. Bir porsiyonda 5 tane çiğbörek oluyor ve kıymalıdan başka seçeneğiniz olmuyor malesef... Ben peynirli olsa hepsini yerdim :) Ama kıymalı olunca dörtte bıraktım :)






Eskişehir'den dönerken ailenize, arkadaşlarınıza met helvası ve petibör denilen pastamsı tatlısından götürebilirsiniz. Ben met helvasını Kastamonu'nun çekme helvasına, İzmit'in pişmaniyesine benzetiyorum. Şekil itibariyle ikisinden de farklı, uzun uzun...

Sevgili oda arkadaşım Deniz ile met helvası almak için Eskişehir'in meşhur dükkanlarından Eriş'e gittik. Taptaze met helvalarından aldık bolca. Bir de evdekilere "Kürek helvası" aldım. Ananem helva çok sever :)



Bakınız bunlar da meşhur "petibör"ler...Aslında tepsi dopdoluydu ama Deniz ailesine ve iş arkadaşlarına bolca alınca tepsi boşaldı, fotoğraf çekmek benim aklıma sonradan geldi.


Bu da haşhaş alabileceğiniz dükkanlardan biri. Eski bir komşumuz (komşudan öte - Güler Ablamlar) haşhaşlı ekmek yaparlardı ben küçükken. Onu hatırladım...



Eşimle her gittiğimiz yerden kitap alma adetimiz vardır. .aslında en başından beri aklımdaydı ama malesef koşturmacadan ben eşim için kitap almayı unuttum :( Ama magnet almayı unutmadım neyse ki...Deniz sağolsun benim için koşturup harika magnetler alacağımız bir dükkan buldu!


Eskişehir'de Nasreddin Hoca'yı buldum! Ve doğuran kazanını... :)


Eskişehir cıvıl cıvıl öğrencilerle dolu bir kent olduğu için gece eğlenceleri sabaha kadar sürer, sokaklar sabaha kadar hareketli olurmuş. Biz de grupla her gece bir program yaptık. Grubun en yaşlı üyelerinden ve tek anne olarak onlara göz kulak olması gereken biri de gerekti! Eskişehir'in en ünlü gece kulüplerinden 222 Park'ı merak ediyordu herkes. E biz de gelmişken görmeden gitmeyelim dedik :) Sabah kalkmak zorlaşsa da akşamları değerlendirmek iyi oldu!



Kısacık Eskişehir gezisinden kalanlar bu kadar. Uzun süredir Mehmet'le Eskişehir'e birlikte gitmeyi planlıyorduk, bu yıl içinde tekrar gidersek görmediak yer bırakmadan herşeyi yazarım sizin için söz!

Herkese kocaman sevgiler...

7 Mayıs 2013 Salı

Bora'nın İşleri - Bora Yazı Yazmayı Öğreniyor

( İki önceki yazımda sorduğum sorunun cevabı da burada. ) Farkettim ki Bora "Ganeeem, Ganeeem!" diye yırtınıp durdukça biz de etrafı çizmesin diye ondan kalemleri saklamakla hata ediyoruz. Gördüm ki oğluşka eline kalemi, önüne de kağıdı alınca bir nefes veriyor, rahatlıyor resmen! (Kime çektiyse artık ;) )

Ben de onu sakinleştirmek, mutlu etmek için yere sofra bezi serip eline kağıdı kalemi verdim. Birkaç rakam, harf, kelime yazdık çizdik. 


Dudakları uzattık (Genetiktir; bkz. Engin Dayısı...), kalemi sağ ele mi alsak, sol ele mi bilemedik. Israrlı sağ el dayatmasına karşı çıktık... 


Kağıda ayıcık çizdim. "Ayyyyyyy..." dedi, güldü, mutlu oldu bizimki :) "Beğendin mi oğlum, öp o zaman?" dedim. Eğildi, öptü, öptü... İşte cevap budur : Kağıda çizdiğim ayıcığı öper ama anneyi öpmez, yalvarsam, ağlasam, kıskansam öpmez beni oğluşkam! (Bu durumda Özlem ve Hatice bildi sorumun cevabını, minik hediyeleriniz için ayrı bir post yazacağım canlarım.) Gel de şimdi ayıcığı kıskanma! Mucuk mucuk öpüyor paşam, eğilip eğilip öpüyor! Allah muhabbetinizi arttırsın ne diyeyim :)


Ardından ne yaptı dersiniz? Babası başındayken ben mutfağa gittim geldim, en fazla 10 dakikalığına. Döndüm baktım, bizim koltuklar resim defterine dönmüş! Bir de babacığının numaradan son anda; "Boraaa, yapma oğlum" deyişi var görmelisiniz! :)


Şu suçlu bakışlara bakar mısınız? Bizim evde işler böyle. Çalışan anne çocuğu olmak kolay mı? Kirlettiysen temizleyeceksin! :) Şaka bir yana ben hiçbirşey söylemeden kırılan, dökülen, saçılan, kirlenen herşeyi toplama, silme arzusu var doğuştan benim titiz oğlumun! Burdan duyurulur "Gelecekte gelin hanım çok şanslı olacak!" Ee ben şanslıyım, varsın gelinciğim de şanslı olsun değil mi?

Hepinize sevgiler...

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Sizce Bora Ne Yapıyor?

Önce detaylı post yazacaktım sonra "Dur bir sorayım izleyenlere" dedim... Bilin bakalım bu fotoğrafta Bora ne yapıyor? 
Yaratıcı yorumlarınızı bekliyorum... :) En yakın cevaba küçük bir hediyem olabilir :)

Herkese sevgiler...


20 Nisan 2013 Cumartesi

Delice

Urla'da bizi kendine çeken içten, sıcak yerlerden biri de "Delice Şarküteri & Cafe" oldu. İlk olarak Ünal Kardeşler'e giderken uğradık Delice'ye. Halis zeytinyağı almak istiyorduk.Pencereden gördüğümüz pırıl pırıl zeytinyağı şişeleri ve sabunlar bizi kendilerine çekti!


Dönüşte tekrar uğradık.Bu şirin aile işletmesinde yukarıdaki resimde gördüğünüz sarışın minik fıstık, annesi ve babannesi ile tanıştık önce. Sonra Kimya Mühendisi olan İlker Bey'le tanıştık. Doğal yollardan zeytinyağı ve çeşitli başka hammaddelerle kendisinin yaptığı sabunları anlattı bize. 


Anasonlu, melisalı, elmalı, keçisütü&kahveli ve daha birçok çeşit sabun üretiyormuş İlker Bey. Özel kutularda satılan, mis gibi kokan bu sabunlardan birkaç çeşit aldık. Bende önlenemez bir sabun merakı var!Hatta benden de eşime geçti :) Biz marketten aldığımız sabunları bile paketlerinden çıkarır balkondaki sepetimize koyup güneşte kuru kalmalarını sağlarız. Mis gibi de kokarlar! Eve döndükten sonra bu sabunlardan keşke daha fazla alsaydım diye pişman oldum. Hem organik hem de fiyatları çok uygundu.


 Eğer sizin de yolunuz Urla'ya düşerse Delice'ye uğrayın derim ben. Eve dönerken arkadaşlarınıza Urla'dan götürebileceğiniz bu güzel sbaunlardan daha iyi bir hediye daha olamaz! 

Merak edenler için adresi ve Delice'nin telefon numarasını da paylaşıyorum : Delice - Urla İskelesi M.Fevzi Çakmak Caddesi Urla-İzmir
0232 752 30 33

Herkese sevgiler...

Bora ile Gezmeler : Urla

Urla'yı uzun zamandır merak ediyordum. Bu yılın mart ayınaymış İzmir'in bu güzel ilçesini görmek.Urla'ya ulaştığımızda sahilde arabaya park yeri bulmak kolay olmadı pek. Meğer Pazar günü burada pazar kuruluyormuş ve haftasonu kahvaltısı için İzmir'in heryerinden buraya gelenler oluyormuş.
Bakar mısınız manzaranın güzelliğine?


Bizimkiler de manzaraya böyle uzun uzuuun baktılar işte.İki hasta erkek... Neyse ki bu güzel hava ikisine de iyi geldi ve dönüşte iyileştiler :)


Boracığım'ın terleyen minik lokum ayaklarından çoraplarını da çıkarıp onu böyle güneşe çıkardım işte...Mart ayının 24'ünde hem de!


Urla'da ne yapılır,nerelere gidilir diye inernetten araştırdığımızda "Güvendik Tepesi'ne çıkmadan, oradan muhteşem Urla manzarasını seyretmeden dönmeyin" dendiğini gördük. Bizim de ilk işimiz Güvendik'e nasıl gidildiğini öğrenmek oldu. Yolda mışıl mışıl uyuyan Bora'yı battaniyesine sarıp Güvendik Tepesi'ne çıkardık kucağımızda. Aşağıdaki resimde masanın karşısındaki birleştirilen sandalyelerde uyuyan paşa, Bora'dır Bora!.. Güvendik Çay Bahçesi'nde birşeyler içip yine "Urla'da yapmadan dönülmemesi gereken" şeylerden birini yapmak için yola koyulduk."Ünal Kardeşler'de katmer & çiğ börek yemek!"


Ünal Kardeşler'i yol tarafından geçerken bulduk. İçeri girdiğimizde arka tarafın muhteşem Urla sahiline açıldığını, dizi dizi masalarla tıpkı İstanbul Çengelköy'deki gibi sıcak bir kahvaltı mekanı oluşturulduğunu gördük. Ünal Kardeşler o kadar kalabalıktı ki bir an yer bulamayacağımızdan korktuk. Neyse ki biz Güvendik Çay Bahçesi sahibinden Ünal Bey'e selam getirmiştik; bizi güzel bir masaya yerleştirdiler :) Bora ile aşağıdaki fotoğraflarımızda farkedilen Bora'nın asık suratı uykudan uyandırılıp arabadan çıkartılmış olması sebebiyledir efendim! :) Gördüğünüz gibi ne kırmızı arabası, ne de ortamın hoşluğu güldüremedi beyfendiyi! Önünde kırmızı arabası, gözünde yaş ile bekleyen Bora nasıl ama?

Eveeet gördüğünüz gibi katmerlerimiz de geldi! Hem de meşhur ev yapımı yoğurttan yapılan ve cam şişede sunulan nefis ayran ile! Gördüğünüz o kocaman tabağı bitirdim, üstüne eşim peynirli sevmediği için onunkinin de yarısını afiyetle yedim! :) Bitiremediğim ayransa aklımda kaldı :)


Katmer ziyafetinden sonra yavaş yavaş, geze geze havaalanına gitmek amacıyla yola çıktık. Ünal Kardeşler'e çok yakın biryerde olan Delice'ye uğrayp doğal zeytinyağı sabunlarından aldık. (Delice'den ayrı bir postta bahsedeceğim.) Yol üstünde kurulmuş pazarı görünce dayanamayıp atladım arabadan :) Köylerden gelen doğal ürünlerin satıldığı pazarda alışveriş yapmak bambaşka birşey. Bana 3 yıl önce gittiğimiz Çeşme'deki pazarı hatırlattı. Mis kokan domateslerden, hayatımda gördüğüm en güzel limonlardan ve enginarlardan alıp arabaya döndüm. Bora yine lokum kıvamında uyuyordu :)


Havaalanına vardığımızda kendimize birer kahve alıp Bora'ya da mama hazırladık.Çok şükür mızmızlanmadan mamasını bitirdi. Tabi mamasını ikiletmeden bitirmesinde etrafındaki hanımların, genç kızların etkisi büyüktü. Bizim çapkın oğlan kime bakacağını şaşırdı! Bir sağdakine öpücük attı mamalı dudaklarıyla, bir soldakine...Kadınlar da şaşırdı kaldı! 
Ben rahatça kahvemi içebileyim diye Bora ile birlikte kitap bakmaya giden eşim uzun süre dönmeyince çok merak ettim. Meğer D&R'daki abilerle sıkı bir muhabbete girmişler, birbirlerini sevmişler, kaynaşmışlar bizimkiler! Daha sonra kitap bakma sırası bana geldiğinde ben de tanıştım Bora'nın kitapçı abileriyle. Bora'ya Gangnam Style açıp sesi de yükselttiler ve hep birlikte dans etmeye başladılar. Bilirsiniz Bora ne sever müziği, dansı...Tabi ki zevkten dört köşe oldu! Kitapçıya gelen müşteriler dans eden görevlileri ve bu minik bebeği gördüklerinde şaşırdılar tabi ki :)


Vee buna benzer çeşitli küçük küçük maceralardan sonra uçağımıza bindik. Böyle güzel bir gökyüzüne havalandık. İstanbul'da uçaktan indiğimizde bavulları beklerken Bora'nın birden "Dedeeeee!" diye bağırmasıyla irkilip baktığı yöne döndüğümüzde aşağıda görebileceğiniz resmi gördük hareketli reklam panosunda. Malum 2 gündür dedesini göremeyen Bora çok özlemiş, gördüğü ilk sakallıyı dedesi sanmıştı! Panodan zor ayırdık onu. 


19 Nisan 2013 Cuma

Bora ile Gezmeler : Seferihisar - Bademler Köyü

İzmir gezimizin ikinci gününde bu güzel havayı balkonumuzda işte böyle içimize çektik. Hem de sabahın 6'sında! Odamızın tam karşısında çiftlikteki atların gezdiği, koştuğu alan olduğu için uyanıp ilk iş oraya baktık; ama atlar bizim kadar erkenci değildi. Sonra kahvaltı için aşağı inelim deyip restauranta gittiğimizde (tabi saat 7:30 oldu o zamana kadar) henüz restaurant görevlileri bile yeni gelmişlerdi.


Kahvaltıyı beklerken biz de biraz çiftliği gezdik. Konvoy Hotel Country Club Seferihisar'ın Türkiye'nin ilk köy senatosunu kuran, 74 yıldır oyunların sergilendiği tiyatrosuyla ünlü olan Bademler Köyü'nde yer alıyor ve içinde kocaman bir at çiftliği var. Tesadüfen atların uyuduğu bölüme gittiğimizde birinin henüz yeni doğum yaptığını öğrendik görevliden :) Malesef minik tayı göremedik ama annesinin o nemli gözleriyle buluştu gözlerimiz. Ürkütmemek ve kızdırmamak için hayatında ilk kez bu kadar yakından bir at görmüş olan Bora'nın minik çığlıklarıyla rahatsız etmemek için uzaklaştık.


Otelin etradında oldukça geniş yemyeşil bir alan olduğunu gördük. Biliyor musunuz romantik oğlum yine bana çiçek verdi. Hem de bu kez en sevdiklerimden, papatya! Bakın nasıl da uzatıyor, koklatıyor, yapraklarını seviyor :)


Bora ile bisiklete bindik biraz. Onun için çok heyecan vericiydi ama benim için onu bisikletin üzerinde zaptetmek kolay olmadı!
Nihayet kahvaltı saati geldiğinde otelin birbirinden lezzetli köy domatesleri, çeşit çeşit peynirleri ve tabi ki benim gözlerimi kamaştıran balıyla harika bir kahvaltı yaptık.


Kahvaltı sırasında görevlilere ata binmek istediğinizi söylerseniz siz kahvaltınızı yapana kadar onlar atı ayarlayıp alana getiriyorlar. Biz de bu geziden önce epey at binme hayali kurduğumuz için hemen ilgili kişiye bilgi verdik. O sırada bu aşağıda gördüğünüz sevimli, sarı midilli de uyanıp gezmeye çıkarılmıştı. Bora ile biraz bu şirini sevdik :)


Vee ta ta taaa taaaaam! İşte ata binen biz :) Binerken biraz zorlanmış olsam da atın üzerindeyken kısa sürede ata alışıyorsunuz, hem o da size alışıyor.Ağzım kulaklarımda gezindim durdum böyle :) Ve itiraf edeyim; inerken eşimin kahkahaları ve dalga geçmesine maruz kaldım altıma sandalye getirilmesine rağmen bir türlü inemediğim için!


Urla'ya gitmek için otelden ayrılırken otel yetkilileri bize sanki uzun zaman göremeyecekleri akrabalarını uğurluyorlarmış gibi davrandılar. Şanslı Boracık'a da yolculuk boyunca elinden düşürmeyeceği güzel bir oyuncak hediye ettiler :) Urla'da yaptıklarımızı da anlatacağım ama öncesinde Urla sahilinden bu güzel manzarayı paylaşıyorum sizinle :


Sevgiler...

13 Nisan 2013 Cumartesi

Bora ile Gezmeler : Seferihisar - Sığacık - Teos Antik Kenti

Birkaç hafta önce eşime küçük bir doğum günü hediyesi olarak planladığım Seferihisar-Urla gezisini yapmak üzere İzmir'e gitmiştik. Hem de hasta hasta!.. Tam gezimizden önce Bora hastalandı; öksürük, hırıltı, burun akıntısı... Nebulizatörle 4-5 saatte bir ilaçlarını vermeye başladık. Gitsek mi gitmesek mi derken, cihazı yanımıza almak kaydıyla doktorumuzdan da gezi için izin aldık :) Derken hafiften hasta olan sevgili eşim giderayak iyice hastalandı. Hastalık bizi korkutur mu, tabi ki gitmekten vazgeçmedik :) Benim de işlerim yoğunlaşınca bir baktık valiz, çanta bile hazırlamadan uçak saati gelmiş bile! Apar topar, nefes nefese hazırlanan valiz ve acil durum çantası özelliğinde olan, içinde nebulizatörle hazır hale gelen Bora'ya ait sırt çantası ile sabah erkenden havaalanına geçtik. Bu uçuşumuz Bora'nın da ilk uçağa binişi oldu aynı zamanda. Bora ile uçak yolculuğu sandığımdan çok daha rahat geçti. (Daha önceki postlarımda bahsetmiştim.)

İzmir' ulaştığımızda harika bir havanın ve kiralık arabamızın bizi beklediğini görünce hastalıkları unutup keyifleniverdik hemen :) İzmir'de tabelalar o kadar açık ve net ki, pek kimseye sormadan Seferihisar'a ulaşabildik diyebilirim.Tabi yolda eczaneye uğrayıp bir poşet ilaç almamız gerekti...Zira arabada bebek koltuğu olmadığı için beni epey yoran Bora sayesinde tüm eklem yerlerimin sızlamaya başladığını ve beni de eşimden aldığım mikropların gribin eşiğine getirdiğini farkettim!

İçinde bir at çiftliği de bulunan Bademler Köyü'ndeki güzel otelimize varıp odamıza yerleştikten sonra öğle yemeği için Sığacık Liman'a gittik.


Sığacık Liman'a ulaştığımızda hava günlük güneşlikti. Mart ayının ortasında İstanbul'da buz gibi bir hava varken İzmir'de bizi bu kadar güzel bir havanın karşılaması gerçekten harika oldu! Üçümüz de hasta olduğumuz için (en sonunda ben de tamamen hastalığa teslim olmuştum) sıcak bir çorba içip, karnımızı iyice doyuralım diyerek internetten tavsiye edilen mekanlardan biri olduğunu öğrendiğimiz Sığacık Liman Restaurant'a gittik. Hemen marinada bulunan restaurantta hizmet gerçekten iyiydi. Ama doğrusunu söylemek gerekirse ben o gün yediğim eti biraz sert buldum :)


Yemekten sonra Marina'da biraz gezinip meşhur Sığacık Pazarı'nın kurulduğu Seferihisar Kalesi'nin çevresine gittik. Pazar günleri Kale Avlusu'nda kurulan bu pazarda Seferihisar köylülerinin ürettiği organik ürünler satılıyor ve binlerce turist bu pazardan alışveriş yapmak için buraya akın ediyormuş. Ne yazık ki pazarı canlı canlı görme şansı bulamadık ama sokak aralarında yöre halkının minik şirin dükkanlarda sattığı el emeği ürünleri görebildik.
Sığacık iskelesi etrafında bulunan Teos Antik Kenti ilk çağlardan günümüze kadar ulaşmayı başarmış. Her ne kadar biz iyice gezemesek de antik kentte bulunan Dionysos Tapınağı buradaki en önemli yapılardan.


İskele çevresindeki gezimizden sonra otelimize döndüğümüzde saat öğleden sonra 3'tü. Ne yaptık biliyor musunuz? Daha önce otelimizin çevresinde gezmeyi, görmeyi planladığımız yerlerin hepsini bir kenara bırakıp klimanın derecesini yükseltip perdeleri kapattık veee mışıl mışıl uyuduk. Hem de akşam 8'e kadar! Öyle iyi geldi ki iyileştiğimi hissettim. Uyandığında Bora da tam bir lokum kıvamındaydı, hırıltısı da azalmıştı çok şükür.Babacığının öksürükleri devam ediyordu ama balıksever sevgilimin ilacı  Marina'da onu bekliyordu :) 


İzmir'e giderken Bora'nın arabasını götürmedik. Hem zaten uçak saatine kadar valiz-çanta hazırlamayan "biz"den bebek arabasını organize edip hazırlamak beklenemezdi :) Akşam yemeği için Marina'ya gidip arabayı parkettiğimizde Bora'nın yürümek istememesi, bizim de kollarımızda derman kalmaması sebebiyle tam karşıdaki marketin önünde dizili olan market arabaları gözümüze pek şirin göründü :) Eşim "Yapma, etme, olmaz" dese de ben bir koşu market arabasını alıp Bora'yı içine oturttum. Başladık tıngır mıngır gezinmeye. Paşamızın bir hoşuna gitti, bir hoşuna gitti ki sormayın!
İstikamet "Kayık İçi Balık Pişiricisi" idi.İnsanların özene bezene giyinip akşam yemeğine geldikleri bu şık restaurant'a market arabasıyla hızlı bir giriş yapıp tüm bakışları üzerimize topladık! Hem herhangi bir ortamda bizim dikkat çekmememiz mümkün mü? Tabi ki hayır! Market arabasını restaurantın içine uygun biryere parkedip en güzel masaya yerleştik ve balığımızı seçip iştahli bir bekleyişe geçtik.
Bora'nın son günlerde "çatal" takıntısı olduğu için ve eline bir çatal vermezsek "kakaal, kakaaal" diye bağırıp herkesi rahatsız edeceğinden  tüm tehlikesine rağmen ve sürekli yere atmasına rağmen beyefendinin çatallarını yenileyip durduk :) Yemeğin sonunda restaurant'da farklı bir masadaki grupta gitarlar, ziller, tefler ortaya çıktı ve birbirinden güzel şarkılar söylenmeye başlandı! Ee biz durur muyuz? Tabi ki hayır! Biz de şarkılara eşlik edip coştuk. Bora da kendine hakim olamayıp dansetmeye başlayınca babası ile gidip karşı masaya yerleştiler :) Eğlenen, coşan, şaşıran, mutlu olan Bora'cığımız o akşam arabada hemen uyuyup gerçek dünyadan rüyalar alemindeki maceralarına geçiş yaptı.
İzmir'in güzel havası üçümüzü de iyileştirdi, hastalıklarımızı unutuverdik.Bize günden kalan güzel bir yolculuk, harika uzun bir uyku, güzel bir akşam yemeği, hoş müzikler ve Bora uyurken odamızda kitap okuma keyfi oldu...