Sayfalar

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Hoş Bir Dinlenmece

İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyorsanız haftasonlarını veya bayram tatillerini değerlendirmek için yakınlarda gidebileceğiniz harika yerler var. Sapanca da yakın sayılabilecek ve hatta yakın olmasa da mutlaka gidilip görülmesi gereken harika güzellikte yerlerden biri.


Sevgili arkadaşlarımız Pamuğumuz ve Osman'ımızla birlikte bardaktan boşanırcasına yağmur yağan bir İstanbul sabahında yola çıkıp eğlenceli ve maceralı (sadece yağmur) bir yolculuk sonrası internetten tesadüfen bulup rezervasyon yaptırdığımız otelimize varıyoruz.Sapanca'da bizi serin ve güzel bir hava karşılıyor.

 Otelimiz çok şirin ve çok temiz... Sapanca gölünün tam kıyısında ve harika bir manzaraya sahip. Sapanca'ya gidip şehrin tüm stresinden uzaklaşmak ve doğayla baş başa harika bir ortamda dinlenmek isteyenlere tereddüt etmeden tavsiye edebilirim. http://www.laleotel.com

Odamızın manzarası böyle...



"İyi ki buraya geldik!" diyerek mutlu mutlu gülümseyen yüzlerimiz de böyle...


Nedense evde yüzüne bakmayıp tatillerde "Sağlıklı ye sağlıklı yaşa" psikolojisinden midir nedir hevesle yediğimiz meyvelerle sanatsal fotoğraf denemelerimiz :)


Sapanca'ya gelip de Maşukiye'ye gitmeden olmazdı. Maşukiye'nin meşhur alabalık tesislerini bulmak için yola çıktığımızda yol üzerinde bu çiçekçilere rastlıyoruz. Doğal olarak hemen arabadan inip küçük bir botanik keşif yapıyoruz! 


Akasya Alabalık Tesisleri'ne vardığımızda yine bir yağmur bastırmasın mı? Hiçbirşey moralimizi bozamaz, hem biz yağmuru pek severiz! Yağmurun altında çocuklar gibi -Çocuklar gibi mi? Çocuğuz zaten!- eğlenip hemen içeri geçiyoruz. 


Zor beğenen kişiliklerimiz oturacağımız en özel masayı seçmede biraz zorlansa da en sonunda uygun yeri bulup yerleşiyoruz. Restaurantın bazı bölümleri büyük ağaç evler havasında ahşaptan inşa edilmiş bölümler. Dinen yağmurun ardından yaramaz çocuklar gibi gülüşüp sohbet ediyoruz. Güveçte kaşarlı mantar ve tabi ki geliş amacımız olan alabalıklarımızı afiyetle yiyoruz.




Yemek sonrasında gelen hesabı görünce gerçekten şaşırıyoruz. Çünkü yiyip içtiklerimizi düşününce hesap hiç de kabarık gelmiyor!  Keyfimiz biraz daha artıyor ve şirin otelimize dönüp birbirleriyle oynaşan  ördekleri izlemeye koyuluyoruz.


Oteldeki akşamımız da oldukça keyifli. Çünkü hava güzel, manzara güzel, sessizliği bozmadan uzaktan gelen müzik sesleri güzel...Sevdiklerimizde birlikte olmak çok güzel!

Bu da bu kısa tatilimizi ve şirin otel odamızı hatırlatan son bir fotoğraf...

Herkese sevgiler... 




22 Temmuz 2012 Pazar

Kemer & Olympos Antik Kenti & Çıralı

Gezenti Pamuğum'a selam ederek bana (Bora'nın Dünyası) borabebekblogspot.com'un yanı sıra eski blogum Hasır Şapka'ya devam etme konusunda verdiği ilham için teşekkür ediyor sanki çok çok geziyormuşuz gibi eskisi gibi yazmaya devam ediyorum. Eee bu arada kendisinden de şu merakla beklenen blogunu artık halka açmasını istiyoruz!

Geçen yıl mutlu & enerjik hamile bünyemin kah yan gelip yatarak kah dağ tepe aşarak yaptığı tatilden kısa notlarım. Tatile gidiyoruz derken uçuşumuz sırasında yaşadığımız o korkunç anları düşünmek bile istemezdim ama ister istemez hatırlıyor insan! Tatilin ilk iki günü gece uykularından sıçrayarak uyanmama sebep olan o anları harika geçen tatilimiz unutturdu neyse ki :)

Otele yerleşip soyunup dökünmemizin ardından zaman kaybetmeden etrafı keşfe çıkmış, ilk günden a la carte'lar için rezervasyonlarımızı yaptırmıştık :) Hamilelikten midir, oburluktan mıdır bilmem ama restaurantın birine gitsem aklım diğerinde kalıyordu, onu hatırlıyorum :) İlk günden yaptığımız bir diğer şey katılacağımız turları seçerek kaydolmak oldu. Malum rahatımıza pek düşkün olduğumuzdan ne otelde yan gelip yatmaktan, güneşin altında gevşemekten, ne de gezmeden vazgeçebiliriz biz. Burda non-stop dere tepe aşan, tehlikeli sporlar yapan sevgili dostlarımıza selam ediyorum! Onlar kendilerini biliyor :)

Fotoğraftan da görüldüğü üzere Antalya bizi hafif puslu ve esintili bir hava ile karşıladı. İlk gün denize girme hayalleri suya düştü! En azından hayallerimiz su görmüş oldu :P




Yine de ilk gün etrafı gezip, havuz başındaki çocukların arasında top peşinde koşturmaktan geri kalmadık.Akşama iyi bir yemeği hak etmemiz gerekiyordu Mehmet, Bora ve ben :)
Otelimiz Amara Wing Resort'un güleryüzlü çalışanlarından ve sıcak ortamından çok memnun kaldık. 

Çıralı ve Olympos gezisine hiperaktif ve tok sesli rehberimiz ve yaşlı amca & teyzeler eşliğinde huşu içinde çıktık. Olsun yine de eğlendik :) Bakın, tüm hamile kadınları geride bırakarak uzun yollar aşarak çıktığım Yanartaş'ta siz alevleri pek göremeseniz de görmüş gibi yapıverin! Bu fotoğrafta "Ahh, off" demeden, 20 dakikada bir tuvalete gitmesi gerekmesine rağmen hayret gitmek istemeyen bir nevi zafer kazanmış olmanın mutluluğu ile 6 aylık hamile beni görüyorsunuz :) 


Hadi kıyamıyorum, merak edenler için yakından çekilmiş bir alevli taş resmini de buraya ekliyorum! Yunan Mitolojisi'nde anlatılan Khimaira efsanesinin burada geçtiği söyleniyor. Yüzyıllardır sönmeyen ateşin altında mutlaka bir bilimsel gerçek (doğalgaz ve diğer etkenler) olsa da mitolojik efsanelere kulak vermek ve hayallere dalmak çok güzel!


"Khimaira 'yı da doğurdu Ekhidna,

söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira 'yı,

korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü,

bir yerine, üç kafalı Khimaira 'yı:

Biri azgın bakışlı aslan kafası,

öteki keçi, öteki yılan, ejderha kafası
Pegasos hakkından geldi bu Khimaira 'nın
koca yiğit Bellerophontes 'le birlikte."





Uzun Yanartaş yolculuğunun ardından mola ve öğle yemeğ için grupla birlikte Ulupınar'a alabalık yemeye gittik.Ulupınar deresine yerleştirilmiş masalar, muhteşem çınar ağaçları, mini mini ağaç evler karşıladı bizi.


Vee tabi aç olduğumuz için dünyanın en lezzetli balığı gibi gelen kiremitte alabalıklarımız...


Yemek yerken tanıştığımız, Mehmet'le ettikleri sohbetle bizi gülme krizine sokan ama şu an isimlerini hatırlayamadığım Trakya'lı amca ve teyze... Belki birgün burdan görürler bizi :)


Herkes giderken ben kalkmak istemedim. Hamilelik demek uyku demek! Yemek sonrası uyku bastırdı ama objektife gülümsemeyi ihmal etmedim yine de :)


Ve Olympos Antik Kenti...Sadece kapısı kalmış Tapınak...


İtiraf etmeliyim ki Olympos Antik Kenti'ni hiç böyle hayal etmemiştim.Tarihi kent öyle ilgisiz, öyle bakımsız kalmış ki bu gezi bana zevk vermek bir yana acı verdi.Tarihiyle övünmeyi pek seven ama tarihi anlatan somut eserlere sahip çıkamayan bir ülkenin bireyi olarak gerçekten çok üzüldüm.




Antik kent gezisinin ardından serinlemek ve güneşlenmek için Olympos sahiline doğru yol aldık. Olympos'ta deniz çok güzel ama çakıl ve taşlardan oluşmuş bir plajı var. O kadar terlemiştik ki hiç beklemeden serinlemek için denize girdik. Tabi her zamanki gibi hemen üşüdüğüm için benim girmemle  çıkmam bir oldu. 


Rehberimizin tavsiyesine kulak verip meşhur kavunda dondurmamızı yemek üzere Olympos ören yeri çıkışındaki çay bahçelerinden birine oturduk.Öyle sevdik ki kavunda dondurmayı tatil dönüşü bir süre bizim evde kavunda dondurma modası icat etmiştik :) Bir de aynı anda "Çekirdek,çekirdek!" diye tutturduğum için otele dönmeden önce Mehmet çantamıza çekirdek stoğu yapıp gece çekirdek aramaktan kurtulmuştu :)


Yorucu ve güzel gezimizin ardından duş alıp biraz odamızda dinlenmeye vaktimiz kalmıştı neyse ki... 
Mutlu mutlu akşam yemeği saatini beklerken:


Mum ışında romantik yemek sonrası normalde tatlı sevmeyen ben bu tatlılardan da iştahla yedim tabi ki...



Sonra biraz eğlence, biraz heyecan,biraz sıkıcı animasyon gösterisi...  Ee bizi kesmeyince uzaktan gelen müziğe kulak verip bir partiye kapılıp gittik. Durmadan gülümseyip el ele danseden Japon turistlerle bakışıp selamlaşarak bir güldük, bir eğlendik... Bora'yı içimde daha çok hissettiğim, onun pıt pıt hareketleriyle güne uyandığım son günlerin moda deyimiyle bir "babymoon" oldu bu tatil bana.


 Son gece, baktık ki tam da Mehmet'in sevdiği cinsten disco müzikleri ile şaşalı, harika bir parti bizi bekliyordu.


Bakın tatil boyunca 1 haftada 2 kilo aldığım nasıl da belli oluyor! :) Ona rağmen içmeden müzikle sarhoş olup partide dans etmek için çabaladım durdum! Mehmet'in beni zorla odaya götürdüğünü hatırlıyorum :)


Son olarak bu tatilden Bora ve bana ait sevdiğim bir fotoğrafı da (Bora'nın en net göründüğü ve benim de fena görünmediğim:)) eklemeden geçemeyeceğim. Bakınız, Bora Bebek henüz anne karnında 6 aylıkken, dünyaya gelmeden dünyayı gezmeye başlamışken :


Onun yüzünü hayal etmeye çalıştığım, onu beslemek için bol bol yiyip içtiğim, huzurla uyuduğum, onun karnıma dokunuşlarıyla uyandığım çok hoş bir tatildi. Daha hoşları Bora'nın kucağımda oldukları olacaktı, biliyordum...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Paflagonya - Kastamonu Gezisi

  

Anadolu'da zamanın donduğunu hissettiğiniz kentler vardır. Sokakları sakin, insanları huzurlu, seması aydınlık olur. Yürürken etrafta mutlu yüzler görebilirsiniz. Böyle yerlerde memur olmak da, işçi olmak da, esnaf olmak da güzeldir. Metropollerdeki alışveriş merkezlerinden çantalar dolusu aldığınız ürünler burada aldığınız bir sabun kadar memnun etmez sizi... Müşteri olmak, alışveriş yapmak ihtiyacı gidermek içindir, para harcamak için değil... Parklarda birbirine selam veren, yabancıya "hoşgeldin" diyen, birbirine çay ikram eden güler yüzlü ihtiyarlar oturur. Horoz sesi, kuş cıvıltısı ile uyanır; pencereyi açtığınızda temiz ve derin bir nefes alabilirsiniz. 
Komşunun biri kahvaltıya davet eder, diğeri kahveye... Köy pazarına gider, "hormonlu mu, değil mi?" diye düşünmeden taze sebzeler alırsınız.  Biraz gezmek isteseniz gezilecek yerlere yürüyerek gidersiniz. Daha uzağa gitmek isteseniz minibüse bindiğinizde değil, inerken ücreti ödersiniz. Kasaba meydanından davul zurna eşliğinde, balonlarla süslenmiş bir araba geçer; peşine takılıp koşmak istersiniz... Dedesinin elinden tutmuş, gelin alayını izleyen çocuk olmak istersiniz... Böyle yerlerde çocuk olmak da güzeldir, yaşlı olmak da... 15 yaşındakiler 15 yaşında gibi, 40 yaşındakiler 40 yaşında gibi görünür; göründükleri gibi olmak isterler...

Kastamonu da bu kentlerden biri. Yıllar sonra tekrar gittiğimde, çocuk zihnimde masalsılaştırdığımı sandığım bu şehrin gerçekten de bir "masal kenti" olduğunu anladım.

Onu masallaştıran Karadeniz'in derin suları ve fırtınaları olduğu kadar Anadolu'nun tarihidir de. Tarihi zenginliğini Hititler, Frigya ve Lidyalılar'dan alan Kastamonu'nun toprakları M.Ö. 4. yüzyılda Persler'in eline geçmiş; Romalılar devrinde bölgeye "Paphlagonia (Paflagonya)" adı verilmiş. Yazılı kaynaklarda Paflagonya Bölgesinden ilk bahsedilen yerin ünlü ozan Homeros’un Troya Savaşını anlattığı İlyada adlı eseri olduğu biliniyor.

Antik dönemin başlarında “Paphlagonia” olarak adlandırılan Kastamonu ve bölgesinde M.Ö. 65-64 yıllarından itibaren Roma hakimiyeti yaşanmaya başlar. Roma bölgenin kültür dokusuna nüfuz edemese de kendini bölgenin metropolisi yani başkentliğini de yapan Taşköprü’deki antik Pompeiopolis kentinde gösterir.
Çanakkale Savaşları'nda Kastamonu halkı milli mücadeleye büyük destek vermiş; 10 Aralık 1919 tarihinde Anadolu’nun ilk kadınlar mitingini yapan Anadolu Kadınlarına tanıklık etmiştir.Kastamonu Çanakkale Savaşları'nda 2.527 şehit vermiştir.
Kastamonu halkının Milli Mücadele'de göstermiş olduğu yararlılıkları, Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılı 24 Ağustos tarihinde Kastamonu İnebolu ilçesinden başlatmış olduğu “Şapka ve Kıyafet İnkılabı” ile onurlandırmıştır.
Kastamonu Kalesi, kenti kuşbakışı görebilen bir tepede bulunur ve her ziyaretçinin mutlaka gitmesi gereken biryerdir. Kaleye ulaşmak için dik yokuşlardan yürümeniz gerekir.Yol boyunca Osmanlı dönemini yansıtan şirin Kastamonu evlerini görebilirsiniz.Özellikle haftasonları Kastamonu Kalesi'nin etrafında yerlilerin sattığı meşhur el boyaması sofra bezlerinden alabilirsiniz.

Gelelim Kastamonu adının nerden geldiğini de anlatan Kastamonu Kalesi efsanesine : Rivayete göre; Bizans tekfurunun güzel kızı Moni bir Türk Komutanına aşık olmuş ve bunun akabinde bir olay gerçekleşmiştir.Türk Komutanının da Moni'ya aşık olması ve "Kastım Moni" yani Moni'yi almak istiyorum demesi Kastamonu isminin nerden geldiğine işaret etmektedir.Karşılıklı olan sevgileri ile Moni'nin kalenin anahtarını Türk Komutanına vermesi üzerine,olayı öğrenen Bizans tekfuru "Kastım Moni"diye hiddetlenerek kızını kaleden aşağıya atmıştır.Kastamonu kelimesi "Kastım Moni"den çıkmış ve Kastamonu şeklini almıştır.Bugün Moni'nin aşağıya atıldığı yer "Kırk Kız Türbesi"olarak bilinmektedir.Kırk Kız denmesinin nedeni,"Tam Kırk Parçaya Ayrıldı" sözünü anlatmak istenmiş olmasıdır.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Kervansaray cumbasından Çeşme'ye bakmak



Gelelim kısacık Çeşme gezimize...Kısa oldu, çünkü kırk yılda bir görülen 9 günlük bayram tatiline hem aile büyüklerini ziyaret etme, hem ders çalışma, hem de dinlenmeyi sığdırmak istedik. Sadece ailelerimizi görüp ders çalışmaya fırsat bulamadan 9 günlük bayram tatilinin dinlenme ve gezme bölümü için kendimizi Çeşme'ye attık!

Havaalanından Çeşme'ye ulaşır ulaşmaz sonbaharda olmamıza rağmen bizi sıcacık bir hava ve muhteşem bir deniz karşıladı. Birbirimize dönüp söylediğimiz ilk şey "Buraya daha önce niye gelmedik?" oldu. Sonradan Çeşme'nin sembollerinden olduğunu öğrendiğimiz Kumrucu Şevki'de kumru, menemen ve deniz kokusu eşliğinde kahvaltımızı yaptık. O andan sonra Şevki'nin kumru ve yengenleri bizde öyle bir bağımlılık yaptı ki son gecemizde bile uyumak üzereyken kendimizi tutamayıp kalkıp Şevki'nin yolunu tuttuk.

Kanuni Kervansaray Butik Otel'e giriş yaptığımızda ise buranın gerçekten tahmin ettiğimiz kadar ilginç ve sıcak bir havasının olduğunu gördük. 1528 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle yaptırılan Çeşme Kervansarayı yakın bir zamanda aslına uygun olarak restore edilmiş ve 29 odalı şirin bir otel olarak hizmete sunulmuş.
(Merak edenler için :http://www.cesmekervansaray.com/)

Avludaki havuzun soğuk havalarda üzerinin cam platform ile kapatılarak kullanılması restaurantın hoşluğuna hoşluk katmış.Kubbe taş tavanı ve minik cumbasıyla dinlenmek ve huzur depolamak için bire bir olan şirin odamıza yerleştik.Çeşme Kalesi'yle yan yana olduğumuzu, denize kuşbaşı bakmak için otelin terasına çıktığımızda farketmemiz enteresandı :) Sokak aralarında gezerken sade ama renkli ve temiz Çeşme evlerini çok beğendik.Çarşı'da İzmir'in en iyi lokantası olduğunu iddia eden İmren Lokantası'na, sahildeki çupracılara ve tabi ki bütün kitapçılara uğramadan edemezdik ! Ne de olsa gittiğimiz heryerden alınmış birer kitabımız olmalı :) Çarşı boyunca "Sakızlı dondurma, sakızlı muhallebi, sakızlı Türk kahvesi" ilanları iştahlarımızı kabarttı ve kahveyi çok seven bünyem damla sakızlı Türk kahvesi almadan edemedi :) Tabi ki akşam, soluğu yine Kumrucu Şevki'de aldık fakat bu kez kumruların ardından sahlep içmeyi ihmal etmedik.


Çeşme'den dönmeden önce uzun zamandır yemediğim domates tadında "gerçek bir domates"le yapılmış leziz bir salata yiyebilmek beni mutlu eden en güzel şeylerden biriydi.O kadar ki  ayrılmak üzere servise binmeden önce dayanamayıp koşa koşa Çeşme pazarına gidip birkaç kilogram domates aldım ve onları havaalanındaki kontrollerden geçirerek el bagajı olarak uçağa aldırdım :) Domateslerime birşey olmasın diye sürekli kontrol etmem sonucu eşimin beni "Pazar alışverişinden dönen tonton teyzelere" benzetmesi de pek şaşırtıcı olmadı!

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ruhlarımızı dinlendirmek

Bayramın son 2 gününü biraz gezmek,eğlenmek, biraz deniz havası almak ve en önemlisi bolca ruhumuzu dinlendirmek için Çeşme'de geçirdik. (Çeşme konusuna ayrıca değineceğim!) Bu arada "Nedir bu ruhu dinlendirmek? Yeni moda bir tabir mi?" dediğinizi duyar gibi oldum.Bilenler bilir, anlatılır. Ben de üniversite sınavlarına hazırlandığım dönemde Sunay Akın'ın radyo programlarını dinlerken duymuştum, burada da yeri gelmişken paylaşmak isterim :

Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen bir grup Avrupalı arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesinde bulunan tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar ve sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "Hiç anlayamadım, niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik? " Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;

"Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."


Aynen öyle! "Ruh" kavramı hayal ürünü bir kelime değil. Bizi "biz" yapan, bizi "insan" kılan ruhlarımız. "Ruh" kavramı sadece belli dinlerin, belli inanç sistemlerinin veya sadece sanatın konusu olmakla kalsa "Ruhbilimi" adı verilen bir bilim dalı olmazdı heralde.Türk Dil Kurumu 'nun Genel Türkçe Sözlük'te "bilim" kavramına getirdiği açıklama; "Evrenin bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi" dir.Evet, ruh bilimi gerçekliğe dayanır.Öyleyse "Ruh" kavramı gerçektir.Bedenlerimize hayat veren, hayatlarımıza anlam katan ruhlarımızı görmezden gelmek kendimize yaptığımız bir haksızlık değil mi? Günlük işlerimizle uğraşırken ruhlarımızı o kadar yoruyor, o kadar zorluyoruz ki yaptığımız işlerde ne kadar başarılı olursak olalım, elde ettiğimizde mutlu olacağımızı umduğumuz maddeleri elde edersek edelim hep içimizde "Birşeyler eksik, ama ne?" duygusu baki kalıyor. Tyler Durden'in dediği gibi :"Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur." İstediğimiz: Hiçbir zaman kusursuz olmamak. Ve yine dediği gibi: "Kurtar beni Tanrım, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar!" Hergün ama hergün birşeyleri tamamlalamaya çalışırken aslında birşeylerin eksildiğini göremiyoruz.

Bazen tüm zamanımızı ve enerjimizi o eksiği bulabilmek için harcıyoruz.Evet, sabah veya akşam kalkıyoruz, işe/okula gidiyoruz.Eve dönüp ruhumuzun hızını yavaşlatana kadar (dikkatinizi çekerim "dinlendirene kadar" demedim) binlerce görev tamamlıyor, bunlar için binlerce engel aşmak zorunda kalıyoruz.Sabah işe yetişebilmek için planlanan saatte uyanmak, otobüsü-servisi kaçırmamak, trafik her daim yoğun olduğu için ekstra yoğun olmamasını dilemek, yöneticimizin,patronumuzun kendi görevlerini tamamlayabilmek için bize verdiği görevleri bitirmek, telefonlara, e-postalara cevap vermek, toplantılara katılmak, raporlar hazırlamak, plansız ziyaretçilerle ilgilenmek, hep mutlu görünmeye çalışmak (gerçekten işinde mutlu olanlar kızmasın-ben de mutluyum ama zaman baskısı strese neden olan en büyük şey!), sürekli öncelikleri sıralamak, tercihler yapmak, küçük büyük kararlar vermek, kararlar vermek... Sonra koşarcasına işten çıkıp dönüş eve dönüş yoluna koyulma, akşam ne yeneceğiyle ilgili düşünceler, planlar...Zaman kalırsa (bana kalmıyor!) dışarda birşeyler yapma veya eve gidip tv izleme, internette zaman geçirip başkalarının hayatlarını gözlemleme düşünceleri... Henüz bugünü sonlandırmadan ertesi günün sancıları, endişeleri... Bu koşturmaca içinde bedenimizi dinlendirmeye yeterince zaman bulamıyorken ruhumuzu dinlendirmeye zaman bulabilmek olanaksız gibi görünüyor.

Ruhlarımız herşeye rağmen bedenlerimize gerçek anlamda can vermek ve yaşamlarımızı anlamlandırmak için bizi bekliyorlar.Yapmamız gerekense çok basit; dönüp arkamıza bakmak ve koşup ruhumuzu kucaklamak!

30 Ekim 2010 Cumartesi

Peki ama nasıl?

Sizde olur mu bilmem ama benim bazen yaşadıklarımı bir şiire bir öyküye benzettiğim, bir mısrayla bir roman okumuş kadar olduğum olur! Sevgili candostumla kahkahalarla başlayıp kahkalarla biten bir telefon sohbetinin ardından hissettiklerim de bu şiirin hissettirdikleri gibi  :  

ÇOK GÜZEL ŞEY

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.

Melih Cevdet ANDAY

29 Ekim 2010 Cuma

Şehrin Perdesi Açıldı

Sonbaharda ne mi yapılır? Çalışmak, okula gitmek veya evle ilgilenmek dışında zamanınız kalıyorsa, hele bir de İstanbul'da yaşıyorsunuz yapacak o kadar çok şey var ki ! Tabi İstanbul'da yaşamak dendiğinde "Trafik" faktörünü de unutmamak gerekir.Zamanınız bolsa bile İstanbul trafiği bazen günün yarısını farketmeden geçirmenize sebep olabilir.

Hava soğuksa ve evdeyseniz güzel bir çay demler, kitap okursunuz.En yakın arkadaşınız fiziken de "yakınlardaysa" koşar gelir belki, derin-psikolojik, dedikodu-lojik sohbetlere dalarsınız :) İzlenecek filmler varsa zevkle izler, belki farketmeden internet başında saatlerinizi geçirirsiniz. Ama tiyatroseverseniz ekim ayına geldiğinizde şehrin perdeleri açılır ve siz o ışıklı, canlı, heyecanlı dünyanın bir parçası olmak için sabırsızlanırsınız. İstanbul Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları bu dönemde programlarını duyurur ve sahne ışıklarını yakar! Siz haftasonu planlarınızı yapar, güzel bir oyun seçer ve 3 saatliğine de olsa bambaşka bir dünyaya yol almanın heyecanını yaşarsınız. Tiyatro oyunu izlemek sinemada film izlemek gibi değildir. Film izlemek de çok güzeldir, o ayrı :) Tiyatroda oyuncunun nefes alışını, heyecanını, dilinin sürçmesini, seyirciye oyununu ve rolünü beğendirmek için çabalayışını, o fedakarlığı gördüğünüzde siz de oyuncuyla birlikte heyecanlanır, aynı atmosferde nefes almanın gururunu yaşarsınız. Günler, aylar sürer bir tiyatro oyununun ruhunuzda bıraktığı tadın etkisi...

Lüküs Hayat'ın 50. yılında, bu yılın şubat ayında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde oyunu izlerken Zihni Göktay'ın meşhur Lüküs Hayat şarkısını söylerken sesinin kısılması ve şarkıyı tamamlamak için defalarca uğraşmasına rağmen kesmek zorunda kalması ve bunun için seyircilerden nazikçe af dilemesi beni çok etkilemişti. "Kusura bakmayın,çok hastayım. 39,5 derece ateşim var ama oyunu erteletmek istemedim.Söz veriyorum bir kez daha gelin, daha güzel bir sesle söyleyeceğim!" demişti. Ardından salondaki alkış sesi müthişti ve herkes hep bir ağızdan "Lüküs Hayat" ı söylemeye başlamıştı.Büyük ustaya daha yüzlerce seyirciye bu güzel eseri izleme zevki yaşatabilmesi için uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum. Oyuncu adaylarına ve diğer oyunculara da örnek olmasını da umuyorum tabi ki...

İlgilenenler için İstanbul Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatrolarının güncel programlarına ulaşabilecekleri linkleri burada paylaşıyorum.

Şimdiden iyi seyirler, mutlu sonbaharlar...