Sayfalar

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bora'nın Dünyası : Bayramda Neler Yaptım?

Bora'cığımız neler anlatmış, buyrun okuyun :

Bayramda Neler Yaptım?

Herkese sevgiler...




11 Ağustos 2012 Cumartesi

Ağakapısı & Süleymaniye & Caferağa Medresesi

"öyle bir yerdedir ki ulaşabilmek için arnavut kaldırımlı bakımsız sokaklardan yürümeniz, virane evlerin önünden, kağıt toplayan çocukların arasından geçmeniz gerekir. burası eski bir kapının ardındadır, içeri girdiğinizde istanbulu giyinmiş süslenmiş sizi beklerken bulursunuz. içindeki zıtlıklarla sizi bir kere daha şaşırtmayı başarmıştır.

bu yönüyle istanbulu anlatmak istediğiniz birini kolundan tutup götürmeniz gereken yerdir. ya da değildir. götürmeyin, büyüsü kaçmasın.
(escherichia, 02.12.2008 02:11)"

Biryerle ilgili bilgi edinmeye çalışırken ekşisözlük yazarları neler demişler diye mutlaka bakarım.Yukarıdaki entry de buraya gitme isteğimi arttırmaya yetti. Tabi, öneri sevgili eşimden gelmişti bunu atlamamalıyım.Yeni mezunken Süleymaniye civarında bir bankada bir yıl kadar çalışıp etrafta girip çıkmadık yer bırakmayan ben nasıl olmuş da böyle bir yeri atlamışım bilemedim. Üstelik Süleymaniye ve tüm Eminönü'nün Mehmet'le aşkımızın başladığı yerler olması sebebiyle bizim için anlamı büyükken...
İstanbullular bu güzel İstanbul manzarasının aşağı yukarı hangi açıdan görünebileceğini tahmin ederler.Süleymaniye sırtlarından bu harika manzarayı izleyebileceğiniz en özel, en otantik mekanlardan biri Ağa Kapısı. İçeri girdiğinizde farklı bir dünyaya adım attığınızı hemen hissediyorsunuz. Hiç denemediğim ve denemeyi de istemediğim ama kokusu her zaman hoşuma giden birşeydir nargile...Nargile kokuları arasından ilerleyerek kendimize manzarayı en rahat izleyebileceğimiz bir masa seçmeye çalışıyoruz. Ama o da ne? Heryer dolu...Boşmuş gibi görünen masalar bile rezerve edilmiş. Daha çok öğrenci mekanı gibi görünen Ağa Kapısı Cafe'nin cıvıl cıvıl heyecanlı misafirleri heryeri doldurmuşlar.Üst katlara çıkıp kendimize güzel bir masa buluyoruz.
Buraya gelmeden önce meşhur Süleymaniye Kurufasülyecisi'nde yemek yediğimiz için bu sıcak yaz akşamında bize en iyi gelecek şeyleri sipariş ediyoruz : Osmanlı şerbeti ve lohusa şerbeti :) Evet, itiraf ediyorum; doğum sonrası lohusa şerbetine fena alıştım. Aklıma gelmişken evde kalan son çubuk tarçınlarımla bu haftasonu bir şerbet daha yapayım diyorum. Dayanamayıp eşimin Osmanlı Şerbeti'ne de dadanıyorum. O da en az lohusa şerbeti kadar güzel.
Son günlerde dayanılmaz gelen sıcak havalar İstanbul'u terkedip gitmiş sanki.Püfür püfür esen rüzgar eşliğinde bir yandan manzarayı izliyor, bir yandan yan masalarda konuşulanlara kulak verip gülümsüyoruz. Bir türlü içimizden kalkıp gitmek gelmiyor. Gece uzun, Sultanahmet'e doğru yürümeye karar verip "Hadi kalkalım!" diyoruz.
Süleymaniye'den önce Beyazıt Meydanı'na çıkıyor, Sahaflar'ın hala açık olan bir kaç kitapçısına göz ucuyla da olsa bakmadan geçemiyor; Sultanahmet'e doğru ilerliyoruz.Heryer ışıl ışıl...Ramazan coşkusuyla daha bir canlanmış sokaklarda, Sultanahmet Meydanı'nda biraz geziniyor, daha önce belki defalarca geldiğimiz bu yerlerde hala yeni gördüğümüz bazı yerler olmasına şaşırıyoruz. Caferağa Medresesi'ne şöyle bir girip rengarenk dükkanların fotoğrafını çekmeden geçemiyoruz.

Bu güzel İstanbul akşamını anlatan yazımı bitirirken meşhur Süleymaniye kurufasülyecisi'nde yediğimiz acılı kurufasülye ve pilavın fotoğrafını paylaşmadan geçersem yazık olur gibi geldi. Yemek dergisi fotoğrafçısı gibi hissettim bu fotoğrafları çekerken ama iyi ki de çekmişim! Bana kızmayın ama henüz burada kurufasülye yememişseniz hiç yemiş sayılmazsınız söyleyeyim.Ben de en son 6 yıl önce yemiştim ama hala aynı lezzet devam ediyor, bunu anladım.
 Ee giderseniz şimdiden afiyet olsun...
Sevgiler...

9 Ağustos 2012 Perşembe

Ramazan Ayı'nda Bir Çocuğumuzu da SEN Güldürmek İster misin?

LÖSEV, Türkiye genelinde yaklaşık olarak 11.500 lösemili aileye mutluluk kolileri dağıtıyor.

Vakıf, zorlu tedavi sürecinden geçen lösemili ve kanserli çocukların moral kazanmaları için Türkiye’nin dört bir yanında Ramazan’da iftar yemekleri de düzenleyerek yüzlerce aileye ulaşıyor. Eğer sen de bir koli mutluluk armağan etmek istersen farklı paketlerdeki yardım seçeneklerinden en uygununu seçip bu kutsal ayda desteğini gösterebilirsin.

Detaylı bilgi için www.losev.org.tr sitesi veya www.facebook.com/losev0660 Lösev Facebook sayfasını ziyaret edebilirsin. Lösev’i Twitter’da da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile paylaşımlarınla destekleyebilirsin.















Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

5 Ağustos 2012 Pazar

Dünyada Cenneti Görmeyi Hayal Edenler

“Dünyada cenneti görmeyi hayal edenler, mutlaka Dubrovnik’e gitmeli” demiş Nobel ödüllü tiyatro yazarı George Bernard Shaw. Dünyanın heryerinden gezginlerin koşa koşa gittikleri birçok soğuk Avrupa ülkesiyle kıyaslanamayacak güzellikte, tarihin doğayla iç içe olduğu, yaşıyor olmaktan mutlu oldukları her hallerinden belli insanlarla dolu bir şehir burası.
Akdeniz iklimine sahip, bizim son derece romantik bulduğumuz bu şehir size hiç yabancı gelmeyecek.Türkiye'nin kalabalık beş yıldızlı,herşey dahil konseptindeki otellerle dahi kıyaslandığında kalite ve hizmet konusunda onlardan hiç de aşağı kalmayan otelimize ulaştığımızda oranın da telaşlı turist kalabalığından uzak, hem dolu hem sakin havası romantik bir tatilin bizi beklediğini hissettirdi. 
Otelimiz Valamar Lacroma Dubrovnik  Babin Kuk kıyısında harika bir manzaraya sahip konumdaydı. Zaten bütün gün gezeceğimiz için otelde az vakit geçirecektik ama otelimizi gördükten sonra dinlenirken de manzaranın tadını çıkaracak olmak ve otelin güzel plajından Adriyatik'in sularına atlamak harika olacaktı! Sabırsızlandık hem de çok! Ama öncesinde rehberimiz eşliğinde yapacağımız şehir turu bizi bekliyordu.
Boşuna "Adriyatik'in incisi" dememişler.Yıllarca savaşlara direnip UNESCO tarafından restore edilen tarihi yapıları ile yeniden turizm merkezi haline gelen Hırvatistan'ın güneyinde bulunan bu yarımada, insanın içinde kaybolmak isteyeceği berraklıkta sularla çevrili.
Burayı hazır Boramız'ı (Bora Bebek) o da güzel bir Batı Karadeniz (Bkz.Kastamonu-Sinop) havası alsın diye 4 günlüğüne anneanneye emanet etmişken hem kültür hem deniz-güneş tatili yapmak için özellikle seçtik.Malum zamanımız çok değerli! Uzun süreli, şöyle doya doya gezeceğimiz Bora ile gidilecek yerler listesini şimdiden oluşturmaya başladık.Sevgili oğlumuzun üst üste geçirdiği zatürre ve bronşiolit hastalıkları malesef bizi onunla uzaklara gitmeye korkutur oldu! Büyüdükçe, onun koca bir erkek olduğunu gördükçe Bora'lı gezmeler konusunda hayal gücümüz de gelişiyor :)
Evet, ne diyordum? Çilekeş rehberimiz bizi Old Town gezisi için kale kapısında beklemekten ağaç olmadan önce tüm grup hazır olmalıydık. Grubumuzun çoğunluğunu yeni evli olduklarını tahmin ettiğimiz genç çiftler oluşturuyordu.Kendimizin de (3 yıllık evli ve henüz 29 yaşında olduğumuz için genç s sayıyorum!) dahil olduğu bu aktif-dinamik grup içinde bizlerden daha fazla kanı kaynayan bir grup daha vardı! Dört kişilik bir "Altın Kızlar" grubu! Ah neden onlarla bir fotoğraf çekinmedik ki? Şimdi burda sizlerle ne güzel paylaşırdım. (Tabi önce izinlerini almak kaydıyla...) Ortalama yaşlarının 45-50 civarında olduğunu tahmin ettiğimiz ve gerçekten çok sevdiğimiz sevgili Altın Kızlar, ablalarımız bizim neşemize neşe kattılar. Nasıl mı?
Rehberimiz heyecanlı grubumuza gezi öncesi bilgi verirken birden küçük bir çığlık yükseliyor :
"İbrahim Beey, İbrahim Beey! Telefonum çekmiyoor!" (Seslenen Altın Kızlar'dan biri...)
"Telefonlarınızı Türkiye'deyken yurtdışı aramalara açtırmadıysanız telefonunuz çekmeyecektir."
"Aaaa nolcak şimdiiii?"
"Dilerseniz burdan da telefonunuzu açtırmak için operatörünüze faks-email yoluyla başvurabilirsiniz."
Gözlerini kocaman açarak :
"Faks yok, internet yok.Nolcaaak şimdi?"
Bütün grup kıkırdıyor, kaideli kaideli "Nool-caak şim-diiii?" taklitleriyle ilk günkü gezimize başlıyoruz.
*****
Rehberimiz yine anlatıyor :
"Tarihi Şehir gezisi sonrası öğle yemeği için serbest zaman...Ardından tur otobüsümüzle otele dönmek istemeyen misafirlerimiz karşıda gördüğünüz, tabelasında "Babin Kuk" yazan otobüslerle otele geçebilirler.Bunun için sol tarafta gördüğünüz şu kulubelerden otobüs bileti almanız gerekir."
Altın Kızlar soruyor :
"Ne diyerek alacağız, ne diyerek alacağız?"
"Iıııı şey, bilet diyerek alacağız."
"Direkt "Bilet" diyeceğiz yani???"
"Eee tam olarak "Ticket" dememiz gerekir..."
Neyse, Altın Kızlar'a daha sonra tekrar geçiş yaparım. Şimdi kentten bahsetmeye devam ediyorum.Bir üst fotoğrafta şehir surlarına doğru ilerleyen sevgili eşimin başının hizasında, kale kapısının hemen üzerinde şehrin heryerinde gezinirken sizi yukarlardan izlediğini farkedeceğiniz bir çift göz var. Aziz Blaise (Sebasteli Vlas)'e ait bu heykelcikler  şehrin birçok tarihi yapısında yerini almış.4. yüzyılda yaşamış ruhani bir lider ve doktor olan Aziz Blaise (Aziz Vlao da deniyor.) rivayete göre balık kılçığı yüzünden boğulmak üzere olan bir çocuğun hayatını kurtarmış.Böylece tüm hastaların, özellikle boğaz ağrısı çekenlerin koruyucu azizi haline gelmiş.Ölümünden dört yüzyıl sonra bir katedral sahibi rüyasında Aziz Blaise'ı görmüş.Bir Venedik kanyonunun Lokrum Adası'na demirlediğini,su varilleri alıyormuş gibi yaparak saldırıya hazırlandıklarını söylemiş.Bu ilginç rüya üzerine rahip hemen yetkilileri uyararak şehrin kurtarılmasını sağlamış.O tarihten itibaren resmi olarak Aziz Blaise Dubrovnik'in koruyucu azizi ilan edilmiş.
Yukarıdaki fotoğraf sur kapısından girer girmez hemen sol tarafta görebileceğiniz Aziz Francis Manastırı'na ait.Bu manastır Avrupa'nın aralıksız olarak faaliyet gösteren en eski eczanesini de bünyesinde barındırıyor.Sağda gördüğünüz fotoğraf müzeleştirilen ve 1317'de yapılmış olan bu eczanenin kapısına ait.Buranın tam karşısında Muhteşem Onofiro'nun Büyük Çeşmesi bulunuyor. 
Buranın en büyük caddesi olan Stradun Caddesi'nde yürümeye devam ediyoruz.Cadde boyunca sıralanan birbirleriyle uyumlu taş yapıların giriş katlarında çeşitli dükkanlar, bazıları sokağa taşmış cıvıl cıvıl cafeler var.Stradun'un sonundan Loggia Meydanı'na doğru geçerken bizi önce yukarıdaki fotoğraflardan görebileceğiniz saat kulesi karşılıyor.Rehberimiz sarı kürenin ayın o anki durumunu gösterdiğini söylüyor Roma rakamlarından yapılmış bu saat için.
Daha sonra Belediye Binası ve rektörler Sarayı'na doğru yol alıyoruz. O dönemin en yetkili kişisi Rektör imiş.Bir nevi Cumhurbaşkanı diyebiliriz. Görevi süresinde sarayda kalıyor ve bu dönem boyunca sadece işleriyle ilgilenmek amacıyla kimseyle görüşmüyor.Ailesi dahil! Aynı kişinin yeniden göreve gelmesi için aradan mutlaka en az 2 yıl geçmesi gerekiyor. Böylelikle daha fazla kişi Rektörlük görevinde bulunma şansı yakalıyor. Burda amaç insanların hırslarını biraz olsun törpülemekmiş. Tabi herkesin değil, büyük oynayanların :) 
Buradan Liman'a geçiyoruz. Denize dalmak için sabırsızlandığımız her halimizden belli, kıpır kıpırız, yerimizde duramıyoruz. Hava o kadar sıcak ki rehberimizi dinlemekte zorluk çekiyoruz bazen.Allah'tan İstanbul'unki gibi nemli bir havası yok, sadece yakıyor, bunaltmıyor :)(Bu da Pollyannacı kişiliğimden bir örnek...) Rehberimiz anlatadursun ben her taşın-böceğin yanında fotoğraf çektirme arzusuyla eşime şirin pozlar vermeye çalışıyorum :) Liman ziyaretinden sonra hepimize serbest zaman! İşte özgürüz! Yuppppiiiii! Benim gibi plan programdan (bazı şeyler hariç) hoşlanmayan biri için gruba dahil olmak, başkalarıyla hareket etmek, koşup biryerlere gitmemeye çalışmak oldukça zordu!
İlk olarak karşımıza çıkıveren bu şirin pazar yerini ziyaret ediyoruz. Pazarcının biriyle sohbet edip öğle yemeği için bize hangi restaurantları önerebileceğini soruyoruz.Burdaki insanlar gerçekten turistseverler! Herkes güleryüzlü ve yardımsever. Birşey almayacağımızı anlasalar bile bizimle sohbet edip sorularımıza sabırla cevap veriyorlar.Bize tavsiye edilen restaurant'ı bulmak için Dubrovnik'in dar, loş ara sokaklarında yürümeye devam ediyoruz.Ee tabi diğer restaurantları da incelemeden edemiyoruz yürürken :)
Yukarıdaki fotoğraf eşimin çalıştığı şirketin projesini yapmış olduğu oranın en güzel butik otellerinden birine ait. Gitmişken eşim şöyle alıcı bir gözle bakıp incelemeden edemedi :)İçini gezmedik ama The Pucic Palace dışardan da gerçekten güzel görünüyor.
Vee nihayet öğle yemeği molası...Marco Polo küçücük sokak arasında kurulmuş bir restaurant. Çok sevimli bir şef garsonu ve yine sevimli, konuşkan diğer garsonlarıyla bize iyi vakit geçirttiler.Hırvatlar ana yemekten önce peynir servis etmeyi severlermiş. Bu da oranın geleneği işte... Her çeşit peyniri çok seven ve iştahla yiyebilen ben bu duruma çok sevindim tabi ki!!!
Yemek sonrası gezimize devam ederken Roma dondurmacılarına rastladık. Buna da dondurmaya bayılan sevgili eşim çok sevindi! O dondurmasını yiyedursun ben de birbirinden güzel şeyler satan dükkanların vitrinlerini incelemeye koyuluyorum. Ve "Buraya daha önce niye gelmedik?" diye geçiriyorum içimden.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Hoş Bir Dinlenmece

İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyorsanız haftasonlarını veya bayram tatillerini değerlendirmek için yakınlarda gidebileceğiniz harika yerler var. Sapanca da yakın sayılabilecek ve hatta yakın olmasa da mutlaka gidilip görülmesi gereken harika güzellikte yerlerden biri.


Sevgili arkadaşlarımız Pamuğumuz ve Osman'ımızla birlikte bardaktan boşanırcasına yağmur yağan bir İstanbul sabahında yola çıkıp eğlenceli ve maceralı (sadece yağmur) bir yolculuk sonrası internetten tesadüfen bulup rezervasyon yaptırdığımız otelimize varıyoruz.Sapanca'da bizi serin ve güzel bir hava karşılıyor.

 Otelimiz çok şirin ve çok temiz... Sapanca gölünün tam kıyısında ve harika bir manzaraya sahip. Sapanca'ya gidip şehrin tüm stresinden uzaklaşmak ve doğayla baş başa harika bir ortamda dinlenmek isteyenlere tereddüt etmeden tavsiye edebilirim. http://www.laleotel.com

Odamızın manzarası böyle...



"İyi ki buraya geldik!" diyerek mutlu mutlu gülümseyen yüzlerimiz de böyle...


Nedense evde yüzüne bakmayıp tatillerde "Sağlıklı ye sağlıklı yaşa" psikolojisinden midir nedir hevesle yediğimiz meyvelerle sanatsal fotoğraf denemelerimiz :)


Sapanca'ya gelip de Maşukiye'ye gitmeden olmazdı. Maşukiye'nin meşhur alabalık tesislerini bulmak için yola çıktığımızda yol üzerinde bu çiçekçilere rastlıyoruz. Doğal olarak hemen arabadan inip küçük bir botanik keşif yapıyoruz! 


Akasya Alabalık Tesisleri'ne vardığımızda yine bir yağmur bastırmasın mı? Hiçbirşey moralimizi bozamaz, hem biz yağmuru pek severiz! Yağmurun altında çocuklar gibi -Çocuklar gibi mi? Çocuğuz zaten!- eğlenip hemen içeri geçiyoruz. 


Zor beğenen kişiliklerimiz oturacağımız en özel masayı seçmede biraz zorlansa da en sonunda uygun yeri bulup yerleşiyoruz. Restaurantın bazı bölümleri büyük ağaç evler havasında ahşaptan inşa edilmiş bölümler. Dinen yağmurun ardından yaramaz çocuklar gibi gülüşüp sohbet ediyoruz. Güveçte kaşarlı mantar ve tabi ki geliş amacımız olan alabalıklarımızı afiyetle yiyoruz.




Yemek sonrasında gelen hesabı görünce gerçekten şaşırıyoruz. Çünkü yiyip içtiklerimizi düşününce hesap hiç de kabarık gelmiyor!  Keyfimiz biraz daha artıyor ve şirin otelimize dönüp birbirleriyle oynaşan  ördekleri izlemeye koyuluyoruz.


Oteldeki akşamımız da oldukça keyifli. Çünkü hava güzel, manzara güzel, sessizliği bozmadan uzaktan gelen müzik sesleri güzel...Sevdiklerimizde birlikte olmak çok güzel!

Bu da bu kısa tatilimizi ve şirin otel odamızı hatırlatan son bir fotoğraf...

Herkese sevgiler... 




22 Temmuz 2012 Pazar

Kemer & Olympos Antik Kenti & Çıralı

Gezenti Pamuğum'a selam ederek bana (Bora'nın Dünyası) borabebekblogspot.com'un yanı sıra eski blogum Hasır Şapka'ya devam etme konusunda verdiği ilham için teşekkür ediyor sanki çok çok geziyormuşuz gibi eskisi gibi yazmaya devam ediyorum. Eee bu arada kendisinden de şu merakla beklenen blogunu artık halka açmasını istiyoruz!

Geçen yıl mutlu & enerjik hamile bünyemin kah yan gelip yatarak kah dağ tepe aşarak yaptığı tatilden kısa notlarım. Tatile gidiyoruz derken uçuşumuz sırasında yaşadığımız o korkunç anları düşünmek bile istemezdim ama ister istemez hatırlıyor insan! Tatilin ilk iki günü gece uykularından sıçrayarak uyanmama sebep olan o anları harika geçen tatilimiz unutturdu neyse ki :)

Otele yerleşip soyunup dökünmemizin ardından zaman kaybetmeden etrafı keşfe çıkmış, ilk günden a la carte'lar için rezervasyonlarımızı yaptırmıştık :) Hamilelikten midir, oburluktan mıdır bilmem ama restaurantın birine gitsem aklım diğerinde kalıyordu, onu hatırlıyorum :) İlk günden yaptığımız bir diğer şey katılacağımız turları seçerek kaydolmak oldu. Malum rahatımıza pek düşkün olduğumuzdan ne otelde yan gelip yatmaktan, güneşin altında gevşemekten, ne de gezmeden vazgeçebiliriz biz. Burda non-stop dere tepe aşan, tehlikeli sporlar yapan sevgili dostlarımıza selam ediyorum! Onlar kendilerini biliyor :)

Fotoğraftan da görüldüğü üzere Antalya bizi hafif puslu ve esintili bir hava ile karşıladı. İlk gün denize girme hayalleri suya düştü! En azından hayallerimiz su görmüş oldu :P




Yine de ilk gün etrafı gezip, havuz başındaki çocukların arasında top peşinde koşturmaktan geri kalmadık.Akşama iyi bir yemeği hak etmemiz gerekiyordu Mehmet, Bora ve ben :)
Otelimiz Amara Wing Resort'un güleryüzlü çalışanlarından ve sıcak ortamından çok memnun kaldık. 

Çıralı ve Olympos gezisine hiperaktif ve tok sesli rehberimiz ve yaşlı amca & teyzeler eşliğinde huşu içinde çıktık. Olsun yine de eğlendik :) Bakın, tüm hamile kadınları geride bırakarak uzun yollar aşarak çıktığım Yanartaş'ta siz alevleri pek göremeseniz de görmüş gibi yapıverin! Bu fotoğrafta "Ahh, off" demeden, 20 dakikada bir tuvalete gitmesi gerekmesine rağmen hayret gitmek istemeyen bir nevi zafer kazanmış olmanın mutluluğu ile 6 aylık hamile beni görüyorsunuz :) 


Hadi kıyamıyorum, merak edenler için yakından çekilmiş bir alevli taş resmini de buraya ekliyorum! Yunan Mitolojisi'nde anlatılan Khimaira efsanesinin burada geçtiği söyleniyor. Yüzyıllardır sönmeyen ateşin altında mutlaka bir bilimsel gerçek (doğalgaz ve diğer etkenler) olsa da mitolojik efsanelere kulak vermek ve hayallere dalmak çok güzel!


"Khimaira 'yı da doğurdu Ekhidna,

söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira 'yı,

korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü,

bir yerine, üç kafalı Khimaira 'yı:

Biri azgın bakışlı aslan kafası,

öteki keçi, öteki yılan, ejderha kafası
Pegasos hakkından geldi bu Khimaira 'nın
koca yiğit Bellerophontes 'le birlikte."





Uzun Yanartaş yolculuğunun ardından mola ve öğle yemeğ için grupla birlikte Ulupınar'a alabalık yemeye gittik.Ulupınar deresine yerleştirilmiş masalar, muhteşem çınar ağaçları, mini mini ağaç evler karşıladı bizi.


Vee tabi aç olduğumuz için dünyanın en lezzetli balığı gibi gelen kiremitte alabalıklarımız...


Yemek yerken tanıştığımız, Mehmet'le ettikleri sohbetle bizi gülme krizine sokan ama şu an isimlerini hatırlayamadığım Trakya'lı amca ve teyze... Belki birgün burdan görürler bizi :)


Herkes giderken ben kalkmak istemedim. Hamilelik demek uyku demek! Yemek sonrası uyku bastırdı ama objektife gülümsemeyi ihmal etmedim yine de :)


Ve Olympos Antik Kenti...Sadece kapısı kalmış Tapınak...


İtiraf etmeliyim ki Olympos Antik Kenti'ni hiç böyle hayal etmemiştim.Tarihi kent öyle ilgisiz, öyle bakımsız kalmış ki bu gezi bana zevk vermek bir yana acı verdi.Tarihiyle övünmeyi pek seven ama tarihi anlatan somut eserlere sahip çıkamayan bir ülkenin bireyi olarak gerçekten çok üzüldüm.




Antik kent gezisinin ardından serinlemek ve güneşlenmek için Olympos sahiline doğru yol aldık. Olympos'ta deniz çok güzel ama çakıl ve taşlardan oluşmuş bir plajı var. O kadar terlemiştik ki hiç beklemeden serinlemek için denize girdik. Tabi her zamanki gibi hemen üşüdüğüm için benim girmemle  çıkmam bir oldu. 


Rehberimizin tavsiyesine kulak verip meşhur kavunda dondurmamızı yemek üzere Olympos ören yeri çıkışındaki çay bahçelerinden birine oturduk.Öyle sevdik ki kavunda dondurmayı tatil dönüşü bir süre bizim evde kavunda dondurma modası icat etmiştik :) Bir de aynı anda "Çekirdek,çekirdek!" diye tutturduğum için otele dönmeden önce Mehmet çantamıza çekirdek stoğu yapıp gece çekirdek aramaktan kurtulmuştu :)


Yorucu ve güzel gezimizin ardından duş alıp biraz odamızda dinlenmeye vaktimiz kalmıştı neyse ki... 
Mutlu mutlu akşam yemeği saatini beklerken:


Mum ışında romantik yemek sonrası normalde tatlı sevmeyen ben bu tatlılardan da iştahla yedim tabi ki...



Sonra biraz eğlence, biraz heyecan,biraz sıkıcı animasyon gösterisi...  Ee bizi kesmeyince uzaktan gelen müziğe kulak verip bir partiye kapılıp gittik. Durmadan gülümseyip el ele danseden Japon turistlerle bakışıp selamlaşarak bir güldük, bir eğlendik... Bora'yı içimde daha çok hissettiğim, onun pıt pıt hareketleriyle güne uyandığım son günlerin moda deyimiyle bir "babymoon" oldu bu tatil bana.


 Son gece, baktık ki tam da Mehmet'in sevdiği cinsten disco müzikleri ile şaşalı, harika bir parti bizi bekliyordu.


Bakın tatil boyunca 1 haftada 2 kilo aldığım nasıl da belli oluyor! :) Ona rağmen içmeden müzikle sarhoş olup partide dans etmek için çabaladım durdum! Mehmet'in beni zorla odaya götürdüğünü hatırlıyorum :)


Son olarak bu tatilden Bora ve bana ait sevdiğim bir fotoğrafı da (Bora'nın en net göründüğü ve benim de fena görünmediğim:)) eklemeden geçemeyeceğim. Bakınız, Bora Bebek henüz anne karnında 6 aylıkken, dünyaya gelmeden dünyayı gezmeye başlamışken :


Onun yüzünü hayal etmeye çalıştığım, onu beslemek için bol bol yiyip içtiğim, huzurla uyuduğum, onun karnıma dokunuşlarıyla uyandığım çok hoş bir tatildi. Daha hoşları Bora'nın kucağımda oldukları olacaktı, biliyordum...